RASKOLNİKOVVV
Normal Üye
- 18 Şub 2024
- 48
- 57
- 40
- Cinsiyetiniz nedir?
- Bay
Evvelce zamanlar önce denizin dibinde bir istiridye hâlinden memnun vaziyette kendi cennetinde yaşarmış. Ne onun için denizin bir kıymeti varmış ne de deniz için onun... Bir gün nefes almaya çabalarken içine bir kum tanesi kaçıvermiş. Bu beklenmedik durum, Adem'in elmayı ısırıp cennetten kovulması kâbilinden, onun cennetinde de bir acı ve boşluk yaratmış. İstiridye önce isyan etmiş, ağlamış, dövünmüş ve bunu hak etmediği halde başına gelen bir kötülük sayarak hayata ve hayatı yaradana küsmüş. Günler birbiri ardına yekpare bir sütun gibi akarken istiridyenin acısı da aynı oranda katlanarak artıyormus. Artık acısı onu harekete, mücadeleye, değişmeye ve dönüşmeye zorladığı için o da mecburen mücadeleye, kendini zorlayarak kendi özündeki güçle özgürleşmeye başlamış. Böylece kendi özünde var olduğu günden beri hep olan ama hiçbir zaman haberinin olmadığı sedefi keşfetmeye başlamış. Özündeki sedefi kum tanesinin etrafına sarmaya başlayınca birde bakmış ki kum tanesi yavaş yavaş acı vermemeye hatta acı vermek bir yana sedefi üretmeyi öğrendikçe mat ve renksiz kabuğu güçlenmeye, güzelleşmeye ve parlamaya başlamış. Ancak deniz bu kum biter mi hiç... Yeni kum taneleri geldikçe istiridye, kendi özünde keşfettiği sedefle hepsinin etrafını kaplamış, kaplamış ve kaplamış... Sonra da içinde kocaman ve parlaklığı Ay'ı dahi kıskandıran bir inci tanesi taşımaya başlamış. Yolun başında denizin bile bilmediği o çirkin istiridye, incisinin güzelliği hikâyelere konu olan herkesin peşinde olduğu bir efsaneye dönüşmüş. Derdine derman ararken derdi ona derman oluvermiş işte... Günler böyle geçerken okyanusa dalmaya cesareti olan biri, istiridyenin karnından o inciyi söküp almış. Hayatının en kıymetli varlığı elinden alınan istiridye isyan etmemiş ve dövünmemiş. Çünkü her acının içinde bir lütuf sakladığını bilecek kadar uzun yaşamış. İşte o inci okyanusun tuzlu ve tozlu sularından gün yüzüne çıkarak yüzyıllar boyunca en güzel kadınların en zarif boyunlarında ve bileklerinde bir süs eşyası olarak hayat sürmüş. En zengin yerlerde ve ihtişamlı saraylarda yaşamış. Ancak gel gör ki mutsuzmuş. Özünde, mücadele ve sabrın güzelliği ile bir yaradılış taşırken kibir ve gösteriş eşyasına dönüşmesi, içindeki huzursuzluğu gün geçtikçe büyütüyormuş. Üzüntüsü, özüne olan yabancılaşma ve gurbetmiş. Altın kafeste bir kuş misali öz vatanına hasretmiş. İşte bu hasret ve gurbet zamanla onun cennetine dönüşmüş. Alışmış şaşa ve gösterişe...
Özüne olan hasretini bile unutmuş...
İncinin kendini unutuşunun ardından yüzyıllar geçmiş ve gitmiş... İşte bu zamanlarda Dünya denen okula, insan kıyafeti giymiş bir melek, kız çocuğu olarak gelmiş. Gözleri öyle mavi, saçları öyle sarıymış ki güneş saçlarının sarısından ısınır, deniz gözlerinden mavi rengini alır ve rüzgâr onun için esermiş. Derken her şeyi saran zaman onu da çelik pençelerine almış ve ilerleyerek olayların akışını hızlandırmış. Gözlerinde denizin mavisi olan kızın, sert dalgalarla mavisi bulanmış, altın saçları güneşin batışındaki kızıllığa bürünmüş. Zaman kimseye acımadığı gibi ona da acımamış. Dünya üzerinde nefes alan her şey gibi acıyı solumuş, onunla hemhal olmuş ve o da cennetinden kovularak yeryüzüne indirilmiş. Bu arada incimiz zengin bir sarayın mücevher askılığında hâlinden memnun bir halde dururken açık pencereden bir karga onu gagasıyla alarak uçmuş ve ucu bucağı olmayan bir okyanustan geçerken düşürüvermiş. Böylece inci, cennetinden bir kez daha koparılarak ıssız denizlerin ortasına atılıvermiş. Alışkanlıklarından kopan zihin onu huzursuz etse de, çaresizlik onu teslimiyete götürmüş ve Tanrı'nın merhametine sığınarak dalgalara bırakmış kendini. Bu arada kızımız deniz gözleriyle aynı mayadan olan denizi seyrederken gözüne, dalgaların arasından bir parlaklık çarpmış. İlahi bir el, hırçın dalgaların arasında, göz alıcı bir inciyi kıyıya doğru nazikçe itekliyor gibiymiş. Kız bakmış, bakmış ve sadece bakmış. İnci ise öylece durmuş, durmuş ve sadece durmuş. İkisinde hiçbir şekilde çabalamamış, sevinmemiş, üzülmemiş. Sadece var olmuşlar o kadar... Ta ki inci kıyıya vurup kızın ayaklarına çarpana kadar. Kız usulca eğilip inciyi alır almaz mavi gözleri ile ay parçası inci ışıldayan bir ateşe dönüşmüşler. Tam o anda inciyi çalan karga gelmiş ve kanatlarını çırpmaya başlamış. Kanatları önce rüzgar oluşturmuş sonra da fırtına. Kızın altın sarısı saçları savrulurken inci ise gözleri kör edecek kadar parlamaya başlamış. Karga ise o saniyede bir Zümrüdüanka olmuş ve rüzgâr akıp giden bir zamana dönüşerek etraflarında yaşamı savurmaya başlamış. Artık üçüde zamanın dışındaymış ve zamandan kopmak ayaklarının altından mekânı bir halı gibi sıyırıp almış ve bir anda boşlukta kalmışlar. Ardından bütün sesler kesilip bütün ışıklar sönmüş ancak bulundukları düzlemde tek bir karanlık nokta dahi yokmuş. Sessizliğin içinde ise bütün sesler duyuluyormuş. Derken Zümrüdüanka ikisini de kanatlarına alarak uçmaya başlamış ancak tek bir rüzgâr dahi esmiyormuş. Olmayan bir mekânda, olmayan bir zamanda, ruhtan nura doğru olmayan bir uzaklığa doğru uçmuşlar. Belki bir an uçtular belki de yüzyıllar boyunca... Bunu anlayamadılar. Yolda, hayatlarından kesitler görüyorlar ve yaşanan her şey bir film şeridine dönüşen zamanın içinde boşlukta süzülüyor ve sonra tekrar başa dönüp akıp gidiyordu. Sanki bir tane zaman yoktu ve bu birçok zaman, ağaca dolanan bir yılan gibi spiral şekilde üst üste binmiş aynı döngüler şeklinde tekrar ediyordu. Derken önce hayat sınırını geçtiler ve hayat kayboldu ardından renkler ve sesler ve yüzler... Karşıda Kaf Dağı belirince Zümrüdüanka mıknatısın demiri çektiği gibi dağa doğru çekilmeye başladı. Zümrüdüanka, pençelerini Kaf Dağı'na dokundurduğu an yok oldu. Ardından incinin sedef katmanları tek tek soyulmaya başladı ve ondan geriye sadece bir kum tanesi kaldı. Sonra o da yok oldu. Ardından Kaf Dağı' da bir depremle hiç var olmamış gibi yok oldu. Altın saçlı kız ve mavi gözleri kaldı sadece. Daha sonra onunda önce elleri, güzel parmak uçlarından yok olmaya başlayarak tüm var oluşu sarstı. Korkudan yumduğu gözlerini aralayınca bugüne kadar gördüğü ve öğrendiği ne varsa hepsi karşısında durmuş ona bakıyordu. Güneş, rüzgâr, deniz, toprak, ateş, çocukluğu, gençliği, güzelliği, çirkinliği, yaşam ve ölüm, savaş ve barış, haklılık ve haksızlık, hastalık ve sağlık ve bütün ikilikler, Zümrüdüanka, Kaf Dağı, İnci....
Yani bütün kelimeler...
Ardından müthiş bir sessizlik içinden duyulan bir çığlık ile güneş saçlarına, deniz gözlerine, rüzgâr bedenine, Zümrüdüanka nefesine, yıldızlar hücrelerine ve inci de kalbine dönüşmüş... Ardından yeni bir var oluş ile var olmuş ve anlamış ki aslında en başından beri sadece o varmış ve başkada hiçbir şey yokmuş. Bütün bu varoluş aslında tek bir sözcükmüş.... İNCİLAY....
SON...
Yazarın Notu: Bu hikaye sadece tek bir kişi için yazılmıştır ve onun anlaması yeterlidir...
Herkese sevgiler ve saygılar dostlar...
Özüne olan hasretini bile unutmuş...
İncinin kendini unutuşunun ardından yüzyıllar geçmiş ve gitmiş... İşte bu zamanlarda Dünya denen okula, insan kıyafeti giymiş bir melek, kız çocuğu olarak gelmiş. Gözleri öyle mavi, saçları öyle sarıymış ki güneş saçlarının sarısından ısınır, deniz gözlerinden mavi rengini alır ve rüzgâr onun için esermiş. Derken her şeyi saran zaman onu da çelik pençelerine almış ve ilerleyerek olayların akışını hızlandırmış. Gözlerinde denizin mavisi olan kızın, sert dalgalarla mavisi bulanmış, altın saçları güneşin batışındaki kızıllığa bürünmüş. Zaman kimseye acımadığı gibi ona da acımamış. Dünya üzerinde nefes alan her şey gibi acıyı solumuş, onunla hemhal olmuş ve o da cennetinden kovularak yeryüzüne indirilmiş. Bu arada incimiz zengin bir sarayın mücevher askılığında hâlinden memnun bir halde dururken açık pencereden bir karga onu gagasıyla alarak uçmuş ve ucu bucağı olmayan bir okyanustan geçerken düşürüvermiş. Böylece inci, cennetinden bir kez daha koparılarak ıssız denizlerin ortasına atılıvermiş. Alışkanlıklarından kopan zihin onu huzursuz etse de, çaresizlik onu teslimiyete götürmüş ve Tanrı'nın merhametine sığınarak dalgalara bırakmış kendini. Bu arada kızımız deniz gözleriyle aynı mayadan olan denizi seyrederken gözüne, dalgaların arasından bir parlaklık çarpmış. İlahi bir el, hırçın dalgaların arasında, göz alıcı bir inciyi kıyıya doğru nazikçe itekliyor gibiymiş. Kız bakmış, bakmış ve sadece bakmış. İnci ise öylece durmuş, durmuş ve sadece durmuş. İkisinde hiçbir şekilde çabalamamış, sevinmemiş, üzülmemiş. Sadece var olmuşlar o kadar... Ta ki inci kıyıya vurup kızın ayaklarına çarpana kadar. Kız usulca eğilip inciyi alır almaz mavi gözleri ile ay parçası inci ışıldayan bir ateşe dönüşmüşler. Tam o anda inciyi çalan karga gelmiş ve kanatlarını çırpmaya başlamış. Kanatları önce rüzgar oluşturmuş sonra da fırtına. Kızın altın sarısı saçları savrulurken inci ise gözleri kör edecek kadar parlamaya başlamış. Karga ise o saniyede bir Zümrüdüanka olmuş ve rüzgâr akıp giden bir zamana dönüşerek etraflarında yaşamı savurmaya başlamış. Artık üçüde zamanın dışındaymış ve zamandan kopmak ayaklarının altından mekânı bir halı gibi sıyırıp almış ve bir anda boşlukta kalmışlar. Ardından bütün sesler kesilip bütün ışıklar sönmüş ancak bulundukları düzlemde tek bir karanlık nokta dahi yokmuş. Sessizliğin içinde ise bütün sesler duyuluyormuş. Derken Zümrüdüanka ikisini de kanatlarına alarak uçmaya başlamış ancak tek bir rüzgâr dahi esmiyormuş. Olmayan bir mekânda, olmayan bir zamanda, ruhtan nura doğru olmayan bir uzaklığa doğru uçmuşlar. Belki bir an uçtular belki de yüzyıllar boyunca... Bunu anlayamadılar. Yolda, hayatlarından kesitler görüyorlar ve yaşanan her şey bir film şeridine dönüşen zamanın içinde boşlukta süzülüyor ve sonra tekrar başa dönüp akıp gidiyordu. Sanki bir tane zaman yoktu ve bu birçok zaman, ağaca dolanan bir yılan gibi spiral şekilde üst üste binmiş aynı döngüler şeklinde tekrar ediyordu. Derken önce hayat sınırını geçtiler ve hayat kayboldu ardından renkler ve sesler ve yüzler... Karşıda Kaf Dağı belirince Zümrüdüanka mıknatısın demiri çektiği gibi dağa doğru çekilmeye başladı. Zümrüdüanka, pençelerini Kaf Dağı'na dokundurduğu an yok oldu. Ardından incinin sedef katmanları tek tek soyulmaya başladı ve ondan geriye sadece bir kum tanesi kaldı. Sonra o da yok oldu. Ardından Kaf Dağı' da bir depremle hiç var olmamış gibi yok oldu. Altın saçlı kız ve mavi gözleri kaldı sadece. Daha sonra onunda önce elleri, güzel parmak uçlarından yok olmaya başlayarak tüm var oluşu sarstı. Korkudan yumduğu gözlerini aralayınca bugüne kadar gördüğü ve öğrendiği ne varsa hepsi karşısında durmuş ona bakıyordu. Güneş, rüzgâr, deniz, toprak, ateş, çocukluğu, gençliği, güzelliği, çirkinliği, yaşam ve ölüm, savaş ve barış, haklılık ve haksızlık, hastalık ve sağlık ve bütün ikilikler, Zümrüdüanka, Kaf Dağı, İnci....
Yani bütün kelimeler...
Ardından müthiş bir sessizlik içinden duyulan bir çığlık ile güneş saçlarına, deniz gözlerine, rüzgâr bedenine, Zümrüdüanka nefesine, yıldızlar hücrelerine ve inci de kalbine dönüşmüş... Ardından yeni bir var oluş ile var olmuş ve anlamış ki aslında en başından beri sadece o varmış ve başkada hiçbir şey yokmuş. Bütün bu varoluş aslında tek bir sözcükmüş.... İNCİLAY....
SON...
Yazarın Notu: Bu hikaye sadece tek bir kişi için yazılmıştır ve onun anlaması yeterlidir...
Herkese sevgiler ve saygılar dostlar...



































