Annem ve babam barınak gönüllüsüydü, geçkin yaşlarına rağmen her pazar günü bıkmadan usanmadan sabah erkenden barınağa giderler oradaki köpeklerin kafeslerini yıkarlar, evde hazırladıkları torbalar dolusu kemik makarna karışımını herbirinin kabına doldurur, tedaviye ihtiyacı olanın tedavisini yaptırırlar, sahiplendirme yaparlar ama sahiplendirdikleri kişiden emin olmadıkları zaman gidip verdikleri canı geri alırlardı, hatta bir seferinde verdikleri kişi arıza çıkartınca polisle gidip almışlardı öyle kolay kolay sahiplendirme de yapmazlardı takip ederlerdi birkaç ay çünkü sorumluluk hissederlerdi. Taa ki ikisinin de sağlığı bunları yapmaya el vermeyene kadar.
Daha sonra babam bulunduğumuz bölgedeki sokak canlarıyla ilgilenmeye başladı. 80'li yaşlarında ki adam sabah 6 gibi kalkıp kahvaltı falan yapmadan sitede ne kadar kedi varsa hepsinin mamalarını dağıtır, yeni doğum yapmış olanları bina içlerinde kullanılmayan bodrum katlara yerleştirir, kısırlaştırmalarını yaptırır her türlü tedavisiyle ilgilenirdi. Ve bunu bıkmadan usanmadan bayrammış, sıcakmış soğukmuş demeden günde 4-5 sefer olacak şekilde yapardı.
Daha sonra sağlığı çok bozuldu ve demansa yakalandı buna rağmen devam etmek istedi.
BUndan sonra ben devralacağımı söyledim ve hem kendisiyle hem o çok sevdiği sokak canlarıyla ilgilenmeye başladım ama asla babamın yaptığı kadarını yapamadım sadece "yapmaya çalıştım".
Babam vefat ettiğinden beri de ilgilenmeyi ihmal etmedim. Bende aynı şekilde sıcak, soğuk demeden, bayram tatil demeden istisnasız hergün beslemeye çıktım, olabildiğince tedaviye ihtiyacı olanları tedavi ettirdim, bu süreçte çokta kayıplar yaşandı, çok kedi gömdüm, çöpe atılacak bir şey olmalarına elimden geldiğince engel oldum.
Daha birkaç ay önce henüz 2, 3 aylık yavru bir kediyi yanlışlıkla araba ezdi neyseki ölmedi ama kalçası kırıldı. Oldukça pahalı sayılabilecek bir ameliyat ve bakım masrafı çıktı neyseki bu forum vasıtasıyla bir şekilde tanıştığım sevgili dostlarım King Crimson, Moria, Kadıköylü ve Burti4nin çok değerli destekleriyle vakit kaybetmeden ameliyatı yaptırdık, bir süre fizik tedavi uygulanması için veterinerde bakıma aldırdık. O gün birkaç kişinin "uyutalım" diye akıl verdiği bu yavrucak şu anda bir başka arkadaşımın himayesinde ufak ufak aksak bir şekilde de olsa yürümeye başladı.
BAzen zor kararlar da vermem gerekti tabi mesela yine sokakta baktığım yetişkin kedilerden bir tanesinin ilerlemiş bir beyin tümörü vardı, devamlı iltihap üretiyor ve yavrucağın yaşamını zorlaştırıyordu, birkaç kere veterinere götürdüm ama drenle iltihabı boşaltmak dışında çok bir şey yapılamadı. Sonunda tümör öyle bir noktaya geldi ki teknik imkanları daha kapsamlı olan başka bir veteriner kliniğine götürdüm. Yapılan muayene sonucunda artık pek yapılacak birşey kalmadığı, hayvancağınız acı içinde olduğu ve uyutulması gerektiği söylendi.
Bakın bu çok basit birşey gibi görünebilir ama sonuçta başka bir canın hayatıyla ilgili bir tarar vermeniz gerekiyor ve bu gerçekten çok ağır bir durum. Sonuçta ben kimim ki bir başka canlının yaşamasına ve ölmesine karar vereyim…
İlk tepkim bu oldu, veterinere başka bir seçenek olup olmadığını sorduğumda tek seçeneğin bu olduğu, verdikleri kararın mesleki gözlemlerine dayanılarak verilen bir karar olduğu ama kediyi ben getirdiğim için onay yetkisinin bende olduğu söylendi. Yapılması gereken neyse onu yapın dedim, "uyutun o zaman" demek yerine "yapılması gereken neyse" diyince sanki suçluluk duygumu hafifletecekmişim gibi hissettim, ama üzerinden 3 yıl geçtiği halde hafiflemedi…
Evdeki kedilerim içinde durum farklı değil; Yan komşumun yaşlılıktan dolayı huzurevine yerleşmesi sonucu evinde baktığı kediyi mirasçılarının sokağa bırakacak olması yüzünden o kediyi sahiplendim. Yaşlıca bir hayvandı ama 4 yıl ona baktım, geçtiğimiz eylül ayında onu da kaybettik. Hasta gibi değildi ama son zamanlarda biraz güçsüzleşmişti, bir sabah kalktığımda koridorda yerde bilinçsizce yatarken buldum, gözleri açık bir şekilde boşluğa bakıyor belli belirsiz bir nefes alışverişi olmasına rağmen ne dokunmaya ne seslenmeye tepki vermiyordu. Hemen veterinere götürdüm ve yine aynı cümleyi duydum "yapılacak bir şey kalmamış". Gerisini tahmin edersiniz…
Ve benim can yoldaşım, arkadaşım, kıymetlim, 14 yılımızın birlikte geçtiği, neredeyse 1 dakika bile beni yalnız bırakmayan, çalışırken kucağımda uyuklayıp bacaklarımın uyuşmasına sebep olan, ben yattıktan sonra gelip yastığımın kenarına kıvrılan, televizyonun karşısındayken ayaklarımı uzattığımda hemen çıkıp ayaklarımın üzerine uzanan çok sevdiğim kedimi nisanda kaybettim. Onunda vücudunda sinsi bir tümör büyümüş ve neredeyse tüm kanını emmişti, tahlil için kan almaya çalıştıklarında birkaç yerden şırınga vurmak zorunda kaldılar. Veterinerim yaşama şansının %10 olduğunu, tümörün çok büyüdüğünü ve gözetim altında tutmak için o akşam kalmasını söylediler.
İnsan tuhaf bir varlık, o "%10'luk" umuda bile tutunbak istiyorsun, eve geldikten birkaç dakika sonra telefon geldi, alabildikleri azıcık kanla yaptıkları tahlilde o %10 şansın bile olmadığını artık her an ölebileceğini istersem gelip alabileceğimi söylediler. Böyle bir şeyi duymak nasıl bir etki yaratıyor ancak yaşayanlar bilir.
Vakit kaybetmeden veterinere koşup can dostumu aldım eve getirdim. Kucağımda her zaman söylediğim sevgi sözcüklerini ağlamamaya çalışarak kulağına fısıldadım, sanki bu sözleri duyunca bir mucize olacak ve bir anda kendine gelecekti… Öyle olmadı.
Kedim benimle konuşurdu, ne zaman adını söyseme "kızım, huysuzu" diye seslensem uykuda bile olsa tuhaf bir "mee-eev" der, bıyıklarını oynatır cevap verirdi. KUcağımda yine kulağına fısıldarken aynı şekilde kalan gücüyle cevap vermeye çalıştığını hissettim sanki bana artık vaktinin geldiğini ve gitmesi gerektiğini söylüyor gibiydi, birkaç kez yutkunur gibi oldu ve içindeki son kalan hayat ışığı söndü…
Bunları yazarken o anı tekrar yaşadım inanın ve şu an birkaç damla yaş gözümden süzüldü, koca bir adamın bir kedi için gözünden süzülen birkaç damla yaş belki bir çoğunuza anlam ifade etmeyecek ve hatta tuhfa bile karşımayacaktır ama dedim ya ancak yaşayan bilir…
Kucağımda son nefesini verdiğini hissettiğim an nasıl ağladığımı bilmiyorum, daha minik bir yavruyken sahiplendiğim, 14 yıl birlikte yaşadığım kadim dostum uçmağa varmıştı, artık yoktu…
Ertesi gün defnetmek için hazırlık yaptım, mezarı kazılırken, kefen niyetine üstüne sarılmış bir bezin içinde onu öyle cansız görünce meğer o ana kadar hiç ağlamamışım. Nasıl sarsıla sarsıla ağladığımı oraya çöküp kaldığımı bilmiyorum.
Bugün ondan kalan tek hatıra bıyığından kopardığım tek bir tel, onlarca fotoğraf ve yaşadığım güzel hatıralar… Bİr kedinin bir evi, bir hayatı meğer ne kadar doldurduğunu bilseniz şaşarsınız.
Bu kadar uzun niye yazdım, bunları buradaki insanlara niye anlattım diye düşünebilirsiniz. Bir çok kişinin sadece hayvan diye baktığı önemsemediği görmezden geldiği bu varlıklar belkide insanoğlu denen kusurlu varlığın yaşaması için verilen bir sebeptir.
Evet insan kibirinden dolayı kendini üstün görmesine rağmen em büyük kusuruda bu olsa gerek.
Böyle yaratılışı kusurlar barındıran bir varlığın kendinden daha zayıf, güçsüz gördüğü canlılara karşı kin ve nefret dolu bir üstünlük anlayışına sahip olması ancak "vicdan" dediğimiz otokontrol mekanizmasının bozuk olmasıyla mümkün olabilir.
Benim düşünceme göre "vicdan" insanın içindeki tanrı korkusudur, tanrı bizahiti insanın kendi vicdanıdır. Bugün sokakta gördüğümüz bu sahipsiz canlara kim zulüm ediyorsa, kendi aşağılık zevk anlayışı için işkence edip öldürüyorsa benim nazarımda tanrı korkusu olmayan, bozuk bir varlıktır. Bu gibi varlıkların (sokaktaki canlarıda içine katarak söylüyorum) toplumun kalanının güvenliği ve sağlıklı gelişimi için itlaf edilmesi "insan" olarak birinci önceliğimiz olmalıdır. Mevkisi, konumu, görevi, unvanı ne olursa olsun kendinden zayıf bir canlıya işkence edecek gücü kendinde görenler hastalıklı kiyilerdir ve tecrit edilmeleri elzemdir.
Bize muhtaç bir hayat yaşamaya mahum ettiğimiz sokattaki canlara sahip çıkamaycaksak, onların derdine derman olamayacaksak "insan" olmanın ne anlamı vardır ne de tanımı…
Sonuçta bu gibi kişilerin şayet varsa hepsinin canı cehenneme…